O

Aslında en başından beri fark etmiştim ondaki tuhaflığı. Hep en arka sıralarda oturuyor, olaylar karşısında en ufak bir tepki göstermiyordu. Bunu korktuğu için mi, yoksa duyarsızlığından mı yapıyordu, anlayamıyordum. Çoğu günler sesini bile hiç duymadığımdan emindim. Bakışı, konuşması, her hareketi diğerlerinden çok farklıydı. Eksikti sanki. Herkes de bunu çoktan fark etmişçesine eğlence yapmışlardı onu kendilerine. İnceden bir alay vardı, onun olduğu tüm sohbetlerde. Sadece tanışmış olmak yetiyordu, ondaki farklılığı anlamaya. İlk dakikalarda hafif bir tebessüm oluşturuyordu en büyüğünden en küçüğüne insanların simalarında.

Her yeni güne başlarken artık bir ifade görmek istedim yüzünde. Bakışlarında bir mana belireceği, bildiklerini kelimelere dökeceği günü bekledim hep. Sevindiğini, üzüldüğünü masaya attığı bir yumrukla haykırmasını istedim. Ya da sussun, ama bakışlarındaki ezicilik her şeyi anlatsın. Gözlerinin rengi bağırsın en azından, ondaki yaşanmışlığı.

Fark etmeden, meydanın tam ortasında bulmuştum kendimi; hem de kuvvetli bir taraftar olarak. Onun yenilgisi benim yenilgim, her yeni sessizliği benim suskunluğum olmuştu. Ne zaman bu yoğunluğun içerisine girdim, hangi güç çekti beni derinlere, bilmiyorum ama artık bu benim savaşım olmuştu. Ne pahasına olursa olsun, suskunluklarını dillendirmeye başlamıştım. Bahaneler yaratır olmuştum. Saatlerce konuşmalarımız başlamıştı. Neden, diye sorar olmuştum son günlerde sık sık. Cevap alamadıkça onu sıkıştırma yoluna gidiyordum. Var olmaktan, istemekten bahseder olmuştuk. Yeni bir yol çizip, artık rotamızı değiştirmeyecektik. Her gün bir adım atıp, sağlam ayaklar üzerinde durma zamanı gelmişti. Başaranın ne üstünlüğü vardı ki? Ama günlerce aynı konuşmaları yapmanın, yeni kararlar almanın ona hiç yol aldırmadığını gördüm. Çivilenmiş gibi yerinden bir adım atmıyordu.

İşte bu noktadan sonra kendime kızışlarım başladı. Ne zaman biz olmuştuk. Hatta ben!… Ben kendimi bırakıp, o olmuştum. Bana neydi? Ne içindi bu sahipleniş? Orada da yüreğimde derin bir acıma hissi olduğunu fark ettim. İşte o duygu, bana sürekli ”bir şeyler yapabilirsin” diyordu. Ona göstermeliydim; değişebilir, başarabilir, yeniden sağlam bir hayat kurabilirdi. Ben, aslında bunun kıyısında bucağında bir yerindeydim. Başardığı zaman, bana ihtiyaç kalmayacaktı. Sonucu bana ne getirecekti? Ciddi bir mutluluk…

Bazen kendime çok kızıp, bütün mücadelemden vazgeçiyordum. Ertesi gün şefkat duygum son haddine çıkıp, savaşmaya devam etmeme neden oluyordu. Bir bırakıp bir başlıyordum. O kadar tutarsız bir insan olmuştum artık. Sanki kontrolüm kendi elimde değildi. Bu bir saplantı ya da bağımlılık olmuştu. Anladım ki, bu yolda asla başarılı olamayacaktım, ama o yolu da asla terk etmeyecektim. Kontrolümü kaybetmem, bu kadar tutarsız olmam, hele hele de istikbali olmayan bir işle ilgileniyor olmam, kendime olan saygımı yitirmeme sebebiyet veriyordu. Suyun akışına bırakmıştım kendimi. Her yeni güne daha yorgun ve bezgin uyanmaya başlamıştım. Sonrasında, hiç beklemediğim bir anda kötü bir sürpriz bana kucak açtı ve dönülmez sandığım yoldan beni kolayca kopardı. Bir türlü yol alamayan, benim en derin ümitsizliklere kapılmama sebep olan kişi, ilk başarısını elde etmişti! İlk defa çığlık atıp, memnuniyetsizliğini dile getirmişti. Bütün uğraşlarım sonunda filizlenmişti. Bana gönderdiği iletide şunlar yazılıydı: ”Üç kuruşluk insana beş kuruşluk değer verirsen, kalan iki kuruşuyla seni harcar.”

Yazar Tuba KARADAG

Tuba KARADAG

Beni de oku :)

Bir Hoş Geldin Deyin Ayol

Merhabalar efendim, Bendeniz Gülcan. Hangi Gülcan mı? Saray soyundan gelme, kımız içmiş, dağlara, göklere sığamayan, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir